KONU BAŞLIKLARI:
* Tasavvuf
* Mutasavvıf
* Mürşit
* Tövbe (tasavvuf)
* Mürit
* Rabıta
* Vird
* Tarikat
* Şeriat
* Tekke
* fenafirrasul
* Fenafillah
* Nefsin mertebeleri
* Vahdet-i Vücud
* Masiva

Tasavvuf:
(Arapça: تصوّف taṣawwuf, Farsça: تصوف tasavvof) ya da Sufizm veya
Sufilik (Arapça: صوفية ṣūfīya, Farsça: صوفیگری sūfīgarī), İslam
inancında Allah’a ulaşmanın yollarından biridir. Bir başka tanıma göre,
insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatlere ve gayb alemine ait
hakikatlere sezgiyle ulaşma yoludur
Mutasavvıf: Tasavvuf ehli olan, herhangi bir tasavvuf yolunda mertebe katetmiş kişidir.
Tasavvuf yolunun saygın isimlerinden Abdülkadir Geylani mutasavvıfı
“Rabbi için her türlü bağ ve her endişeden sıyrılıp Allah’dan başkasına
tapınmayı ve O’nun emirlerinden başkasına uymayı terk ederek, Hakk’tan
gayriye yönelmekten ve meşgul olmaktan kalbini kurtarıp ihlâsla Hakk’a
ibâdet eden kişi” olarak tanımlamıştır.
Türk tasavvuf
tarihinde
mutasavvıf denildiğinde ilk akla gelenler herbiri bir tarikat önderi
olan Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi; Hacı
Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli gibi İslam büyükleridir.
Bazı mutasavvıflar
* Niyazi-i Mısri
* Aziz Mahmud Hüdayi
* Sadreddin Konevî
* Akşemsettin
* Mehmed Zahid Kotku
* Oruç Baba
* Abdülhakîm Arvâsî
* Ahmet Yesevi
Mürşit, Tasavvufta tabi olunan kâmil insan örneği. İslam tasavvuf
ekollerinin hemen hemen tamamında müritlerini (tabiilerini ya da
intisaplılarını) terbiye eden Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Seniyyeye ait
ölçüleri hayata geçirerek bu ölçüleri nefsinde bizzat yaşayan ve
bağlılarını Dinin esasları, Dini hayat, Tevhit, Marifetullah, konusunda
terbiye ederek onları fenafillaha (Allahta Fani olmaya) eriştirmek için
önderlik eden öğretmen (Kelime anlamı: irşad eden.)

Mürşit
mürid için terbiye etmede üstlendiği rolden dolayı manevi baba
sayılır. Hatta mürşide baba şeklinde de hitap edilir. Muhammed’e de
sahabenin baba olarak hitap etmesiyle ilgili manevi ve gerçek babayı
ayırmak üzere olan bir Kur’an âyeti şöyledir:
Ahzab Suresi: 40 – Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası
değildir. Ama Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her
şeyi hakkıyle bilendir.
Mürşitlere izafe edilen olağanüstü hâllerden (Kerametlerden) dolayı,
halk arasında “Mürşit uçmaz, mürit uçurur” deyimi kullanılır.

Tövbe

(tasavvuf) anlayışında farklı bir manası ve kullanımı vardır.
Tasavvufta mürşidin huzurunda yapılan tövbeyle bireyin müritliği
başlar. Bu tövbenin bireyin kendince yaptığı tövbeden farkı nasuh
olmasındadır. Yani kamil bir tövbe niteliğindedir. Bireyin günahlarının
kendi yaptığı tövbeyle affolunduğu, mürşidinin de bu tövbeye
katılmasıyla da affolunan günahlarının toplamı kadar sevap yazıldığına
inanılır.
Büyük tövbe
Büyük tövbe tarikat yenilenmesi olarak da adlandırılır. Yılda en az bir kere mürşide gidilmeli ve tarikat yenilenmelidir…
Günahları birdaha işlememek üzere terk etmektir (b. tövbe = nasuh tövbesi)
Küçük tövbe ise tarikat yenilemeden günahların affı için yapılır.
Mürit
Arapça kelime anlamı olarak öğrenci demektir. Tasavvufta mürşide tabi olan bireylere verilen addır.

Râbıta

bir tasavvuf
terimi.
Tasavvufta belirli tarikatlarda bulunan bir uygulamaya verilen isimdir.
Etimolojik açıdan râbıta sözcüğü rabt kökünden türemiştir ve
“birleştirmek” ve “bağlamak” anlamlarına sahiptir. Tasavvufta ise
müridin, konsantre olup şeyhini aklında canlandırarak şeyhinden yardım
istemesi, feyz alması anlamına gelir.Rabıta müridin mürşidinin suretini
hayalinde canlandırmasıdır. Şazelilik gibi bazı tarikatlarda rabıtanın
bulunmayışı uygulamanın tüm tasavvuf yollarında olmadığının bir
göstergesidir. Özellikle Nakşibendilikte rabıtanın önemi zikirden bile
daha fazladır. Uygulamada bazı çeşitlilikler olsa da genel olarak
gözler kapalı şekilde mürşitin göz önüne getirilir ve ondaki ilahi bir
nurun müride aktığı hayal edilir. Diğer bazı tarikatlarda imajinasyon,
mürşidin suretini canlandırmak şeklinde değil de Allah’ın isimlerinden
birini veya zat ismini (Allah) zikrederken harflerinin zihinde
canlandırılması şeklinde gerçekleştirilir.

Vird

tasavvufta bir zikir çeşididir.
Tasavvufta belirli sayıda Allah denilerek kalbin durulmasını hedefleyen
zikir çeşidine vird denir. Kalbin ilacı ‘zikir’, nefsin ilacı ‘hizmet’
denilmiştir. Nakşibendi tarikatında gizli zikir esasken Kadiri tarikatı
açıktan zikri tercih etmiştir. Sadatı Kiram’ın ismini ezberlemeden
İhlas suresi zikri yapılır. İsimler ezberlendikten sonra; günde
5.000′den başlayan Kalp zikri, 21.000′den sonra Letaif zikri,
101.000′den sonraysa Nefy u isbat zikrine başlanır yani Lailaheillalah
denir. Bazı kollarda nefy u isbat zikrine geçmeden önce, bazılarında
ise ondan sonra hatme-i tehlil denilen, “la ilahe illallah” zikri
yapılır. Bu zikre genellikle hayat boyu devam edilir. Mürşidlerin
vefatlarına kadar günde 30.000, 50.000 gibi yüksek sayılarda hatme-i
tehlil yaptığı bilinmektedir.
Kalp Zikri
Kalp zikrine 5000 lafza-i celal (Allah) diyerek başlanır, belirli
zamanlarda 2000 arttırlır. Bu zikirde dil damağa yapıştırılır, sükunet
içinde bulunularak ve sessiz olarak “Allah, Allah” denir. Bu zikir
yapılırken bazı şartlara riayet etmek gerekir. Bunlar, vukuf-u kalbî
(dikkati kalp bölgesinde toplamak), vukuf-u adedî (zikrin sayısına
riayet etmek), nigahdaşt-ı havatır (kalbe gelen düşünceleri kovmak) ve
baz-ı geşt’tir (her 100 adette bir “ilahî ente maksudî ve rizake
matlubî” demek). Kalp zikrinden letaif zikrine geçmenin çeşitli
belirtileri vardır, bunlardan en yaygını kalp bölgesinde sancı ve
şiddetli yanma olmasıdır. Ancak bu belirtilerin olması kişinin kendi
kendisine letaif zikrine geçmesini gerektirmez, mutlaka mürşidin izni
ve talimatıyla geçmek gerekir.
–78.180.89.216 22:57, 3 Mayıs 2009 (UTC)==Letaif Zikri–78.180.89.216
22:57, 3 Mayıs 2009 (UTC) kalp dersi 5 binde başlar ve her artırma 4
ayda 2 bin olmak üzere 21 bine kadar gelir. 21 binden sonra 23 bin
atlanır, ve 25 bin letaif zikri başlar. letaif zikri 101 binde son
bulur(düzenli olarak artırılırsa 11 senede). kalp dersi yapılırken sağ
el kalbin üzerinde durur. letaif zikrinde ise kalpde dahil olmak üzere
6 bölgede bulundurulur. bu 6 bölgeyi kısaca şöyle belirtebiliriz. kalp,
ruh, sır, hafa, ahfa ve nefistir. bunların yerleri ise şöyledir. kalp
sol memenin 4 parmak altında, ruh sağ memenin 4 parmak altında, sır sol
memenin 2 parmak üzerinde, hafa sağ memenin 2 parmak üzerinde, ahfa
gırtlak çukurunun 2 parmak altındadır,nefs ise iki kaşın ortasındadır.
örneğin birisi 37 bin çekiyor bu sayıyı 6 letaifesi üzerinde tamamlar.
ve 101 bine yaklaştığında bu letaifeler allah demeye, 101 bine
geldiğinde ise vücudunun her yeri allah diyerek zikretmeye başlar. buna
sultani zikir denilir. sultani zikir hasıl olduktan sonra o kişiye nefyu
isbat zikri telkin olunur. bu zikir şekli nakşibendi halidiye koluna
aittir.
Nefy u isbat zikri
Letâif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif
edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “lâ ilâhe illallah”
zikridir. Çekilişinde “la” derken göbekten yukarıya, “ilahe” derken
buradan sağ omza, “illallah” derken buradan da kalbe giden bir hat
tasavvur edilir, nihayet lafza-i celal kalbe vurulur. Nefy u isbat
zikri yaparken bazı hususlara dikkat etmek gerekir, haps-i nefes,
vukuf-u adedî bunlardan bazılarıdır…

Tarikat

aynı dinin içinde birtakım yorum ve uygulama farklılıklarına dayanan,
bazı ilkelerde birbirinden ayrılan, Allah’a ulaşma ve onu tanıma
yollarından her biri[1]. İslamiyet’te, İslamiyetin kalbi boyutu
üzerinde duran ve “kalbin fıkhı” diye nitelenen tasavvuf öğretisinin
uygulandığı düzenli kurumsal yapılar olarak tarif edilir. Bununla
birlikte tarikat kelimesi gündelik konuşmada ve medyada hic bir alakasi
olmamasina ragmen sıklıkla laik düzen ve rejim karşıtı köktendinci
grupları tanımlamakta kullanılır.

Şerîat

(Arapça: الشر يعة), İslam hukuku.Şeriat, Arapça kökenli bir sözcük
olup; “yol; mezhep; metod; âdet; insanı bir ırmağa, su içilecek bir
kaynağa ulaştıran yol” anlamına gelir. İslam dinindeki terimsel anlamı
ise “ilâhî emir ve yasaklar toplamı”, “İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’ın
âyetleri, İslam dininin peygamberi olan Muhammed’in söz ve fiilleri
(sünnet/hadis) ve İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde bulundukları
hususlara dayanan ilâhî kanun”dur. Bu açıdan anlam olarak din terimine
benzeyen şeriat teriminin din teriminden farklılığı kullanım
şeklindedir. Zira şeriat, “dinin insan eylemlerine (amel) ilişkin
hükümlerinin bütünü”, “dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile
ilgili hükümlerinin tamamı”, “İslam Hukuku” gibi anlamlar için
kullanılmaktadır. Kısaca dini hükümlerin bütünü ve dinin dünyevi ve
maddi yönü olarak tanımlanabilir.
Şeriat sözcüğü şerea’ (الشر ع) sözcüğü ile aynı kökten gelmektedir. Bu
sözcük beyan etmek anlamında olup, şeriat koymak manasında da
kullanılır. Şeriat koyana “Şâri’”denir. İslam dininine göre tek şâri’
yani şeriat koyucu (yani kural/hukuk koyucu) Allah’dır. Allah’a bundan
dolayı “Şâri-i Hâkim” veya “Şâri-i Mübîn” denildiği de olur. Ayrıca,
İslam dininde peygamberler Allah’ın hükümlerini yani şeriatını ortaya
koydukları ve insanlara haber verdikleri nedeniyle şari olarak
anılabilirler. Şeriat sözcüğünün çoğulu “şerâyi”dir.
Şerîat kelimesi diğer kanunlar için de kullanılabilir. “Musa’nın
şerîatı”, “Zerdüşt şerîatı” gibi. Kelimenin terim anlamı Mekke’de inen
şu âyette görülür: “Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık.
Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma” (el-Câsiye,
45/18). İslam inancına göre son peygamber olarak kabul edilen
Muhammed’den önce de birçok peygamber gelmiştir, bu peygamberlerin
çoğunun Allah tarafından yeni bir şeriat yani kanun bütünü ile
gönderildiğine inanılır, Muhammed’in getirdiği şeriat ta önceki
şeriatların bir devamı ve tamamlayıcısı niteliğindedir. Bu İslam’ın
kutsal kitabı Kur’an’ın şu ayetinde görülebilir: “Allah dini doğru
tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh’a tavsiye ettiği,
sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiyede bulunduğumuz
dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu” (eş-Şûrâ, 42/13). .

Klasik İslam hukuku (fıkıh) alimleri, şeriatı üç ana bölümde incelemiştir: İbadetler, muâmeleler ve ceza hukuku.
1. İbadetler: İbadet İslam’da, genel olarak Allah’ın hoşnut ve razı
olduğu her çeşit eylemi kapsamına alır. Özel anlamda ise, âyet ve
hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibadetlerin uygulanması
kastedilir. Namaz, oruç, hac, zekât ve kurban İslam’daki ibadete örnek
olarak verilebilir.
1. Muameleler: İnsanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve sosyal
bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle
münasebetleri bu bölümde yer alır. İslam dini doğumdan ölüme kadar
evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras, alış-veriş
gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî muâmelelere ve hatta
devletler hukukuna ait hükümler getirmiştir.
1. Ceza hukuku: İslam şeriatının kullanımda olduğu bir İslam
ülkesinde, İslam dininin emir ve yasaklarına uymayan ve/veya toplumsal
düzeni bozmaya çalışan kimselere karşı verilecek bedeni, mali veya
caydırıcı bazı cezai hükümleri kapsar.
*
Tekke

tarikat etkinliklerinin yürütüldüğü yapılardır. Tekke anlamında dergâh,
hankâh, âsitane sözcükleri de kullanılır. Bazı tarikatlarda hankâh ve
âsitane yalnızca merkez tekkeye denir.
Tekke yapılarının büyüklüğü tarikatlara göre değişir. Tek bir
mekândan oluşan tekkelerin yanı sıra, geniş alana yayılmış birçok
yapıyı barındıran külliye görünümlü tekkeler de vardır. Tekkelerin tek
bir mekândan oluşanları genellikle tarikata bağlı kişilerin haftanın
belirli günlerinde bir araya geldikleri, tarikata özgü törenleri
düzenledikleri yapılardır. Birden çok mekândan oluşanlarda ise tarikat
etkinliği daha geniş ve süreklidir. Böyle tekkelerde, genellikle şeyhin
ailesiyle orturduğu ayrı bir yapı, dervişlerin sürekli ya da geçici
olarak barındıkları yapılar, aşevi, çamaşırhane, hamam gibi yerler ve
tarikata bağlı kişilerin toplanıp ayin, sohbet ya da zikir denilen
törenlerini düzenledikleri ayrı bir mekân bulunur. Merkez tekkeler
doğal olarak daha çok mekândan oluşur. Örneğin Bektaşi tarikatının
merkezi olan, Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesindeki Hacı Bektaş Veli
Dergâhı üç avluya açılan bir yapılar topluluğu biçimindedir. Bu
yapıların başlıcaları Hacı Bektaş Veli Türbesi, Balım Sultan Türbesi,
aşevi, kilerevi, mihmanevi, çamaşırhane, hamam, meydan, muhabbet divanı
ve mescittir. Eskiden var olduğu bilinen erzakevi ile ekmekevi
yıkılmıştır. Mevlevi tarikatının merkezi olan Konya’daki Mevlana
Dergâhı da Mevlana Türbesi, semahane, mescit, mutfak, derviş hücreleri
ile dede ve çelebi dairelerinden oluşur. Tekkeler içinde tarikat
büyüklerinin gömüldüğü türbeler, tekke bahçesinde de daha çok
dervişlerin gömüldüğü, hazire adı verilen küçük mezarlıklar bulunur.
Türkiye’de 1925′te çıkarılan bir yasayla tekkeler kapatılmış,
tarikat etkinlikleri de yasaklanmıştır. Sonradan bazı tekke yapıları
müze olarak ziyarete açılmıştır.

Önemli Tekkeler

* Aziz Mahmud Hüdai Tekkesi (Üsküdar)
* Hüsameddin Uşşaki Tekkesi (Kasımpaşa)
* Kadirhane (Tophane)
* Kaşgari Tekkesi (Eyüp)
* Cerrahi Tekkesi (Karagümrük)
* Mevlevihaneler (Galata, Yenikapı, Kasımpaşa, Beşiktaş ve Üsküdar)
* Sümbül Efendi Tekkesi (Kocamustafapaşa)
* Şahkulu Sultan Tekkesi (Kadıköy)
* Yahya Efendi Tekkesi (Beşiktaş)
* Giresunlu Tekkesi(Sütlüce)
* Nurbaba Tekkesi (Çamlıca-Kısıklı)
* Kartalbaba Tekkesi (Üsküdar)
* Karacaahmet Tekkesi(Üsküdar)
* Hubyar Sultan Tekkesi Almus-TOKAT
* Hacı Bektaşi Veli – Nevşehir
* Keçceci Baba Tekkesi-Tokat
* Piri Baba Tekkesi-Merzifon
* Kul Hümmet – Tokat
* Abdal Musa Tekkesi-Elmalı-Antalya.

Fenafişşeyh:

Tasavvuf terimi. Bu makamda bulunan mürit yaptigi her işi şeyhinden
bilir. Nereye baksa hep onu görür, daima onun huzurunda bulunduğu
hissiyle ahlakını düzeltip güzelleştirir. Bu makamdan sonra
fenafirrasul gelmektedir. Sivrihisarın bilvanis köyünde zamanın gavsul
azamı vardır.Merak eden müridi olup öğrenebilir
Fenafillah
“Ölmeden önce ölmek” anlamına gelir. Tasavvuf inancına göre, evrende
gerçekte Allah’ın varlığından başka ebedi olan gerçek varlık yoktur;
varlıklar onu gösteren birer aynadır. İnsan, er ya da geç Allah’a geri
dönecektir. Bir Vahdet-i Vucut kavramıdır[1].
Nefsin arzularından geçip varlığını Allah için görmektir. Kul bu
makamlarda kendinden ve sıfatlarından fani olarak Hakkk’ın sıfatlarıyla
beka bulur.
Fena fi-llah şeklinde yazılır…
Damlanın okyanusa düşmesi misali Allah’ın zatında ruhun yok olması.
Savaşırken yeni bir ruh verilerek devam etmenin ilk adımı. Tasavvuftaki
en son mertebe olan salah makamının kapısı.
Nefsin mertebeleri
* 1Nefsi Emmare: Kötülüğü emreden ve bundan zevk alan nefistir.
* 2Nefsi Levvame: Kötülük yaptığında bundan pişman olup af dileyen nefistir.
* 3Nefsi Mülhime: Allah’tan ilham alan nefs.
* 4Nefsi Mutmainne: Tatmin olmuş nefistir.
* 5Nefsi Radiyye: Allah’tan razı olmuş nefistir.
* 6Nefsi Mardiyye: Allah’ın razı olduğu nefistir.
* 7Nefsi Tezkiye: Bu kademede nefs temizlenmiştir.
Nefsi Kâmile
Olgunluğa ermiş nefistir. Mürşidi Kamillerin nefsinin karşılığıdır.

Varlık

Felsefi anlamda varlık üzerine yapılan tartışmalar İslamiyet’in
doğuşundan çok sonra, özellikle Yunan felsefesiyle gerçekleşen temaslar
sonucunda ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasında özgün bir epistemoloji
ve terminoloji geliştiren kelamcılar, filozoflar ve sufiler varlık
konusunda kimi zaman birbirine yaklaşan, kimi zaman da sert
tartışmalara varacak kadar ayrımlaşan görüşler öne sürmüşlerdir.
Tanrı’nın varlığı “varlık” yönünden bakıldığında tek ise bu durumda
onun varlığı dışındaki diğer tüm varlıkların varlığı hangi anlamda bir
“varlık”tır sorusu kafaları meşgul etmiş, bazı filozoflar Tanrı’nın
varlığını “Mutlak varlık”, diğer tüm yaratılmışları ise var olup olmama
açısından mutlaklık taşımadığı için “Mümkün varlık” şeklinde tanımlayan
bir ayrım yapmışlar ve aralarında bazı farklılıklar olsa da kelamcılar
ve filozoflar bu ayrımı zihin dışında, ontolojik bir ayırım olarak
algılamışlardır. Vahdet-i vücud taraftarı sufiler ise bu ayırımın zihni
bir ayırım olduğu, esasında varlığa bu şekilde bir ayrım
getirilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar varlık birliği
düşüncesinde Tanrı ve kullar arasında Tanrı’nın “Tanrılığı” kulun
“yaratılmışlığı” korunuyor olsa da bir kısım istisnaları bir kenara
bırakacak olursak özellikle fıkıh, hadis, tefsir gibi dini ilimler
alanındaki bilginler bu anlayışın yaratıcı ile kul arasındaki farkı
ortadan kaldıracak ve tüm dini emir ve yasaklara kayıtsızlığa sevk
edecek bir sapkınlığa yol açacağı endişesine kapılmışlardır.
Terminoloji
Sûfilere göre kendiliğinden var olan (kaimun bizatihi) varlık
(vücûd) birdir o da Hakk Teâlâ’nın varlığıdır. Bu varlık ezelidir;
çoğalma, bölünme, değişme, yenilenme kabul etmez. Ancak,Hak, zatı
itibariyle değil; sıfat ve fiilleri itibariyle bütün suret ve
şahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın ve asla değişikliğe uğramaksızın
tezâhür ve tecellî etmektedir. İçinde farklılıklar ve değişme
barındıran tüm evren ve içindeki canlı ve cansız her unsur, ancak O’nun
varlığı ile ayakta durmaktadır. Vahdetivücut Panteizm’deki gibi tek
hakikatin parçalandığını ve sadece içkinliğini savunmaz. Materyalist
panteizm veya monizm gibi ilk ilke ile evrendeki her şey arasında maddi
bir bütünlüğü tasavvur etmez ve savunmaz.
Tarihte varlık birliği
Muhyiddin İbn Arabî ve vahdetivücut ekolünün tarihteki tesirlerinin
en çok görüldüğü coğrafya Anadolu olmuştur. Endülüste doğup büyüyen
Muhyiddin Arabi Anadolu’da yaptığı seyahatler esnasında Konya, Kayseri,
Malatya, Sivas ve Aksaray gibi şehirlerde bulunmuş, oranın
bilginleriyle görüşmüş, öğrenciler yetiştirmiştir. Bunların arasında en
ünlüsü ve hocasının görüşlerini yaptığı şerhler ve izahlarla
gelecekteki nesillere taşıyan kişi Sadreddin Konevi’dir. Annesiyle
yaptığı evlilik sebebiyle aynı zamanda Muhyiddin Arabi’nin üvey evladı
da olan Konevi yazdığı çok sayıda eserle vahdetivücut düşüncesinin de
ilk sistematik izahını yapan kişidir.
Osmanlılarda, İznik’te ilk medreseyi kuran ve ilk Şeyhülislam olan
Molla Fenarî’nin, Muhyiddin Arabi’nin Fusûs adlı eserinin de şarihi bir
Ekber olması sebebiyle, vahdetivücuda karşı, Osmanlı topraklarında uzun
süre doğrudan eleştiri yapılamamış; hatta İbn-i Arabi’ye karşıtlığıyla
bilinen Şeyhülislam Çivizâde Mehmed Efendi görevinden azledilmiştir. Bu
dönemde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in emriyle İbn Arabi’ye
yöneltilen itirazların cevaplandırıldığı Farsça bir kitap dahi kaleme
alınmıştır. Ancak 17.yüzyıldan sonra bu durum değişmeye ve
vahdetivücuda yönelik eleştiriler artmaya başlamıştır.

Sadreddin Konevî’den itibaren günümüze kadar 7 asır boyunca İbn Arabî ekolünü Türkiye’de devam ettiren kişilerden bazıları:
1. Dâvûd-i Kayserî (v. 751/1350): Konevî’nin talebelerinden Kemaleddin Kâşânî’nin talebesidir.
2. Molla Fenârî (v. 834/1430): Babası Konevî’nin halifelerindendir.
3. Muhammed Kutbuddin İznikî (v. 855/1450): Molla Fenârî’nin talebesidir.
4. Yazıcızâde Muhammed Efendi (v. 855/1451): Muhammediye isimli meşhur eserin müellifidir.
5. Cemal Halvetî (Çelebi Halife, v. 912/1506): İbn Arabî’nin iki beytini şerh etmiştir.
6. İdris Bitlisî (v. 926/1520).
7. Sofyalı Bâli Efendi (v. 960/1552): Füsûs şârihi.
8. Üftâde Muhammed Muhyiddîn (v. 968/1580): Bursalı ve Celvetiye Tarikatı büyüklerindendir.
9. Aziz Mahmud Hüdâyi (v. 1038/1629): Üftâde Hazretlerinin talebesidir.
10. Nureddin Musliheddin Mustafa Efendi (981/1578).
11. İsmail Ankaravî (v. 1041/1631): Meşhur Mesnevî şârihidir.
12. Abdullah Bosnevi (v. 1046/1636): Füsus şârihidir.
13. Sarı Abdullah Efendi (v. 1071/1660).
14. Karabaş Veli (Ali Alâeddin Atvel, v. 1097/1685).
15. Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (v. 1102/1690).
16. Niyâzî-i Mısrî (v. 1105/1693): En yaygın ve meşhur tasavvufî divanın sahibidir.
17. İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1724).
18. Nasuhî Mehmet Efendi (v. 1130/1717).
19. Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781).
20. Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemaleddin (v. 1299/1881).
21. Muhammed Nuru’l-Arabi (v. 1305/1887).
22. Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (v. 1311/1893): Tercüme-i Cânibü’l-Garbi fî Halli Müşkilâti İbn Arabî adlı bir eseri vardır.
23. Salahaddin Yiğitoğlu (v. 1937).
24. Ahmet Avni Konuk (v. 1938).
25. Nuri Gençosman (v. ?).
Masiva
dünya, kainat, tasavvufta alem. Allah’tan başka her şey demektir. 5
çeşit alem kabul edilmektedir: lahut alemi, ceberut alemi, melekut
alemi, anasır alemi, insanı kamil alemi. İnsan, masivanın zübdesidir.
Genel olarak zahir alemi görünen alemdir ve maddedir, batın alemi ise
soyuttur, ruhlar alemidir. 18.000 alem demek, dokuz felek, dört unsur,
dokuz göktür.